MUTLULUK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MUTLULUK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ANLAR




ANLAR
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
İkincisinde, daha çok hata yapardım.

Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

Bkz : Yıllarca boşuna tırsmak




Evlendin kızım Ayşe, farkında mısın? Alooo...

Yooo değilim.

Bence silkelen ve kendine gel.

O niye? Sen kimsin? O ne?
Ne olacak, evlilik işte.

Parmağında yüzükler kolunda bilezikler, oy oy Eminem.

Yıllarca yusuf yusuf kaçtın, tırsmalara, hadiseyi duyunca tutan mide bulantılarına doyamadın da ne oldu? Al işte, yıldırım gibi düştü sana evlilik.

Kocan var kocaaaan!

LOKUMMUŞ BE!


Karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik tutmazsa görürsün.

Git, üç çeşit yemek pişir. Akşama teyzengiller gelecek. O poponun az altındaki şortu da at artık. Çocuk mağazasından mı aldın zilli?

Biraz elini eteğini çek bakayım.
Sosyalleşme, bakla ayıkla.

Bana bak, kocadır bu koca. Evin direğidir, öyle her halta nane olma devri bitmiştir.
Deme canım. Ciddi misin?

İşte tüm bu şapşal fikirlerden boşu boşuna üç buçuk atmışım ben.

Yahu ne kıyak, ne gönül ferahlığı bir olaymış bu evlilik be.
32 yaşıma kadar kendimi çitleyeceğime, hatta çitileyeceğime evlenseymişim keşke.

Vallahi de billahi de yok öyle kurallar falan. Hepsi sana, size, nasıl bir ilişki istediğinize bağlıymış işte.
Lokummuş be!

Allah şu yersiz korkularımı davul etsin be!

Sorarsanız "Evlilik niye lokummuş, hele anlat bakalım Ayşekız" diye (Ba ba baaa kendine isim takmalar falan, üç gram aklım vardı, o da mı gitti?) anlatayım.

Bir kere şu ömür törpüsü "Benim aşk hayatım ne olacak?" sorunsalı sona eriyor. 'Aradı-aramadı', 'Yetişin kızlaaar, benimki geldi-gelmedi' saçmalıkları hayatından toz oluyor.

Sıkıysa aramasın, akşam eve gelmesin derrrmişimm. Neyyseee ve de niyeyse devam...

KESİN EVDE KALACAK...
Sonracığıma salak salak telefon başında tırnak yemeler, mavi boncukçu hıyarları beklemeler, gece gece elin bitlisinin yüzünden uyku kaçmaları, falcılarda turlamalar, "Ulan bu pis bana bir kelek yapacak ama ne?" endişesiyle duvara yakın yürümeler falan kalmıyor.
Üç kere olleyyy.

E hal böyleyken "Mutluluğu yakalayacağım anasını satayım, benim şu uyuz kadından ne eksiğim var?" çile bülbülüm çile hissiyatı da üzerinden gidiyor. Oooh!

Annenin, teyzelerin, evli kız arkadaşlarının sanki ölüm kalım meselesiymiş gibi "Bu kız kesin evde kalacak" endişesiyle seni süzmelerine de bye bye.

Evliyken gittiğin yerlerin bile tadı başka çıkıyor şekerim ('Şekerim' miii? Kendime bağlansam neler yazacağım da)...

Yani yediğini, içtiğini, gezdiğini, gördüğünü falan anlıyorsun.
Eskiden gerizekalı değildik elbet ama kız dünyası böyle işte...

Sen istesen de istemesen de kodluyorlar; koca buuul, koca buuul, doğuuur, kadın oool.
Eşini bulamayana huzur vermiyorlar.

SATTIN BİZİ AYŞE!

Sende de devamlı radarlarını açman gerekiyormuş hissi fır dönüyor.
Fonda bitmek bilmeyen bir eksiklik senfonisi eşliğinde tabii.
Ayyy neyse, ne diyordum ya da ne saçmalıyordum?

Hah!
Yahu hakikaten mismiş evlilik, mis.
Yaşa evlilik be! Şak şak şak şak ayakta alkışlarım ben seni be.
Bkz: Yazarınızın çığırından çıkması, abartmayı hiç sevmemesi...

Az sonra "Üç çocuk yapılacaaak, o kadar!" demeçler miyim acaba?
Biraz ayar, biraz kıvam be kuzum.

Ama ne yapayım, yıllarca evlilerden ve evlilik güzellemelerinden çok çekmişim. Şimdi rot-balans gitti tabii.
İşin gırgırı ve damarlarımdaki Pollyanna fazlasından beynimin sulanması bir yana, gönlüne göre sevgili bulana evlilik olayını şiddetle tavsiye ediyorum, şuracıktan.

Bu arada tüm kız arkadaşlarıma ant içmek durumundayım, yoksa ellerinde 'Sattın bizi Ayşe' pankartlarıyla Çin'e kadar koşacaklar. Şoka girdiler kuzularım.
Hazır ayaktayken onu da halledeyim de ortalık karışmasın.

**

Kız arkadaşlarıma ant!

Ey kız arkadaşlarım, canım kankalarım, yoldaşlarım, kanımı yerde bırakmayanlarım...
Evlendim diye size o tiksindiğimiz, gıcık ve çokbilmiş evli kadın havalarından atmayacağıma (zaten kafamı kırarsınız)...
Erkek arkadaşlarınızla yaşadıklarınızı "Şekerim bir kanepe gördüm böyle beyazdı, alsam mı?" saçmalıklarıyla bölmeyeceğime...
Bekar kız hayatınızı asla ve asla kınamayacağıma...

SİZİ SATMAYACAĞIM!
"Ay benceeaaa artık evlensenizeeeaa" işkencesini size çektirmeyeceğime (belki birazcık yapabilirim ama birazcık. Ya n'olur yaaa)...
Kendime yeni ve de evli çiftlerden arkadaş grupları kurup sizi satmayacağıma... "Akşama bezelye-pilav pişirdim.
Şimdi önce ben havuçları küp küp kesiyoruum, sonra..." kıvamında bugüne kadar Ayşe mönüsünde bulunmayan altın günü muhabbetlerine dalmayacağıma...

BAĞLANTIDA KALACAĞIM
Kız gecelerine, kız yemeklerine, kız toplantılarına son vermeyeceğime...
Pilates sertifikası almaya kalkmayacağıma...
Her ne olursa olsun 7/24 bağlantıda kalacağıma...
Sizin her zaman eski Ayşe'niz olacağıma ant içerim!!!!
Yalnız şu bekar kız dünyasını ve gecelere gecelere akmaları biraz kesseniz fena olmayacak hani.
Şaka şaka!


                                               resimler : SABAH/Yaşam 

Ayşe ÖZYILMAZEL

Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

Aile kültürü başka bir şey!


"Aile kültürü” der dururuz ya hep, nedir bu aile kültürü?

Kimler almıştır, kimler almamıştır?

Nasıl anlaşılır?

Hangisi doğrudur, hangisi beş para etmemektedir?

Çok değişik yerlere çekip farklı farklı yorumlayabiliriz...

Buzdolaplarından başlayalım mesela. Her evde vardır nasıl olsa.
Düzeni bayanlara aittir yani bayan düzeni oturtur, öğretir, bütün ev ahalisi ona uyar, uymayanın ya dırdırdan beyni şişer, ya suratına yediği terliklerden kafası, gözü.

Evler vardır kasvetli, güneş ışığından yoksun, karanlığa, boşluğa bakan mutfakları olan ve buzdolapları vardır o mutfaklarda ağır kokan içleri, buzdolabını açtığınızda yaşlılık kokan, eski kokan bir esinti gelir. Burnunuzda, tatsız, iştah kaçırıcı esintiler.
Çeşit çeşit kaplar vardır içlerinde dolapların, kimisi plastik kimisi de cam, değişik renklerdeki kapaklarıyla.
İçlerinde artan yemekler vardır o kapların, kimisi soğanlı, kimisi sarımsaklı. Kokuları karışır tatlılarla tuzluların, kiminin şerbeti dökülür yapış yapış, kiminin yağı vıcık vıcık.
Peynirler vardır ağır kokan, naylonlara sarar kimi kadınlar onları, daha da bir ağırlaşır kokuları, ıslak kalır torbalar dolapta daha da bir yoğunlaşır koku...

Böyle başlar farklı kültürler evlerde yetişmeye, ve de yetişir farklı insanlar böyle evlerde… Ya da ışıklar, ampuller, Mavi ışıklı evler, sarı ışıklı evler ve de beyaz ışıklı evler; Mavi ışıklı evler soğuktur hep, daha donuktur, daha yaşlıdır o insanlar ya da aşksızdır, sevgisizdir, umutsuzdur artık.

O soğukluk, o donukluk rahatsız etmez ev sahiplerini, hayallere yer yoktur o evlerde daha fazla.
Donuk renklerde bakımsız menekşeler vardır ya da benzeri saksı çiçekleri, yapraklarının arasında kuru yapraklar olan, o evlerde, farklı renklerde, farklı seramik saksılarda, her birinin farklı birer yerleri kırık olan.


Yerlerinden kalkmayı sevmeyen insanlar yaşar, üstlerini bile değiştirmek istemeyen bazı günlerde.
O insanların ışığıdır mavi ışıklar, florasanlar.
Yemek masasında ruhsuz bir renkte muşamba bir örtü vardır aralarında gül desenleri olan ekoseli. Tüm tabaklar, bardaklar, çatal bıçaklar birbirinden farklıdır bu evlerde.

Kimse fark bile etmez, önemsemez. Nevresimin çarşafı çizgilidir, yastık kılıfı gül desenli; o da önemsizdir. Ayakkabılar kapının önündedir, teki ters dönmüş, topuğuna basılmış, ve önü açık büyük kadın terlikleri vardır; akşamları çöp atmaya çıkarken adamların da ayaklarına hemen geçiriverdiği. Bu evler küf kokar, kasvet kokar. Gitmek kokar, ölüm kokar...

*** Sarı ışıklı evler daha loştur daha moderndir.


Köşe takımları vardır genelde ve katlamalı perdeler, daha gençtir, o evler daha sıcaktır ama sadece görünümdür bence, -mış gibi yapmaktır, çalışan yeni evlidir onlar.

Mutsuzluk vardır bu evlerde kendilerine bile itiraf edilemeyen.

Orkideler vardır; güzel yuvarlak metal saksılarda camın önünde yerde duran, eşinin ilk işgününde eşine gönderdiği.

Yerini seven ve kımıldamak istemeyen insanlardır, amacı evlenmek olup evlenip, kazandığıyla yaşayan, elindekilerle yetinen insanlardır.

Pembeli morlu seramik yemek takımları vardır o evlerde, renkli plastik saplı çatal bıçaklar. Nevresimler boyalıdır hep, naylon karışımlıdır, kalplidir, güllüdür.

Ayakkabılar evin girişindedir, kaba, topuklu, lastiktir, işten yeni gelmiş yorgun ve tozludur.
Bu evler renkli mum kokar, oda parfümü kokar...

*** Bir de beyaz ışıklı evler vardır, aydın, aydınlık, net! Enerji dolu, yerinde duramayan, yetmeyen yetinmeyen insanların evleri, hep canlı hep dinamik.
Oyunlar, kadehler ve kahkahalarla dolu.
Her yerde büyük resimler olan, kitaplarla dergilerle dağılan. Hep taze papatyalar olur beyaz ışıklı evlerde. Tabaklar porselen olur hep zarif ve beyaz. Örtüler zaten incecik ve yine beyaz. Nevresimler pamuktur, ve yine bembeyaz belki kenarları çok hafif işlemeli.
Ayakkabılar deridir hep bu evlerde, zarif ve kösele.

Ayağından çıkartıp yan yana konulduğunda dolaba, aşkının ilk günkü heyecanını koruyan bir aşık çift gibidirler.
Bu evler hayat kokar, temiz hava kokar... Yaşam kokar!

*** Sokakta gördüğümüz, tanışıp arkadaşlık yaptığımız hatta belki de sürekli görüşüp dolaştığımız insanların evlerinin ışıklarının ne renk olduğunu nasıl biliriz? Nasıl sorarız? Aile kültürlerini nasıl biliriz? Nasıl anlarız? Mühendis bey, yolculuk nereye?
Yıllar öncesinden annemin bir cümlesini duyar gibi oldum : “yüksek inşaat mühendisiyim ben dediğin anda. Lise birinci sınıfta “fen bölümünü seç ki hayatın kurtulsun, doktor, mühendis falan olmalısın yoksa sürünürsün” dediğini tam bir anne tavrıyla.

Ben Edebiyat, İngilizce, Almanca, Görsel Sanatlar ve Tarih dışındaki tüm derslerden nefret ederken; o zamandan benim İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyacağım belliymiş aslında. Neyse, anneme gelince, anneler her zaman çocukları için en iyisini isterler, klasik ve doğru!

Bak bilmem kimin oğlu mühendis oldu, bilmem kimin kızı çocuk doktoru oldu” derler bütün anneler ve içten içe özenirler o annelere. Kendilerini başarısız hissederler o annelerin yanında, o anneler düğünlerde bile ballandıra ballandıra büyük bir gururla bahsederken çocuklarından…
Özür dilerim anneciğim, ben onlardan biri olamadım ve çevremde de hep İngilizce öğretmenleri, yazarlar ve sanatçılar var, öyle çok da mühendis, mimar arkadaşım yok maalesef.
Aklı başında, evinden işine, işinden evine giden, çerçevesiz gözlüklü, her gün mis gibi gömleklerle işine giden, düzenli bir yaşamı olan erkekler de tanımıyorum pek. Gerçi geçtiğimiz ay bu durum biraz değişti ama yine de öyle kolay değildir anlatıldığı kadar, imparatorluk yıkıp devlet kurmak…
Aslında annemin, onların daha düzenli, daha sorumluluk sahibi, bir adım atarken ilerisini de düşünen insanlar olduklarını ve böylelikle ilişkilerini de aile hayatlarını da daha iyi götürebilecekleri konusundaki düşüncelerine katılıyorum bu aralar, ya da katılmak istiyorum.
Daha mı fazla ayakları yere basıyor şu mühendislerin ne? Bizden daha mı planlı programlı bu adamlar Allah aşkına? Yoksa düzenli ve sürekliliği olan ilişki hatta güzel aile hayalleri onlarla mı gerçek olur?
Bu karmaşık halimle, yanlarında durursam belki bana da geç de olsa biraz huylarından sularından, akıllarından mantıklarından bulaşır diye düşünüyor ve hayatıma girmelerine izin veriyorum bir kaçının.
Bir yemek esnasında sohbet ederken bakıyorum, adamlar sandığım kadar sıkıcı, bunaltıcı da değiller, muhabbetleri sadece inşaat, malzeme, şantiye ve vinçler üzerine de değil.
Gayet normaller, hatta bizden daha bile normal olma ihtimalleri var bazı zamanlarda.
Onlar konuşurlarken ben hemen hayal kurmaya başlıyorum.
Kafamda kırmızı bir baret, ayaklarımda Mickey’li plastik çizmelerim, şantiyede resim çektiriyorum, taa yükseklerde bir vincin üzerindeyim falan.
Ne güzel (: Mühendislik deyince benim de aklıma ancak bunlar gelirdi zaten, hahahah… Sonra, beynimizde yücelttiğimiz, koymaya yer bulamadığımız, “pek sayın yüksek mühendisler” espri yapmaya başlıyorlar, aaa, gayet sıradan…
Bir an duruyorum ve bunun için mi annem üzüldü onca zaman, bizden bir farkları yokmuş işte, ne fark edermiş mühendis ya da İngilizce öğretmeni olmak diyorum. Kızıyorum anneme falan, orada olmasını istiyorum annemin de, görmesini bu resmi.
Ama yine de hala içimde bir soru işareti ve merak var, sahiden farklı mısınız annelerin sandığı kadar, farkınız var mı alıştığım renkli işleri olan sorumsuz insanlardan?

*** Farklı olmanızı içten içe dilerken ben, bu sorumun cevabını aslında zamanla anlayacağımı biliyorum, sevgili yeni mühendis arkadaşlarım.
Ama yine de sormak isterim, biz böyleyiz, hayatlarımız renkli, hareketli, ilişkilerimiz sahte, duygularımız değişken, hikayelerimiz hep farklı ama yaşadıklarımız standart, biz aslında arayış içindeyiz, ama içtenliği ve samimiyeti bulamayarak maalesef hep başa dönmekteyiz hep de olduğumuz yerdeyiz.
Peki ya siz? Sizin yolculuğunuz nereye? Sizin hayatlarınız nasıl, beklentileriniz neler? Sizin evlerinizin ışıkları, hayatlarınız ne renk? Müge BAL , POSTA (Resim :Milli Ocak)
Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

Turkish Lullaby .. Türk Ninnisi


Bebeğiniz varsa öpün , koklayın onu .. O kutsal bebek kokusunu doya doya hissedin.
Onu , bebeğinizin kokusunu ileride koklama şansınız olmayacak bir daha .
Çünkü o koku bebeklere özeldir.

Çocuğunuzu sevin , kucaklayın , sarmalayın . O zaman anne baba olduğunuzu hissedebilirsiniz ancak .. O da , sizin yavrunuz olduğunu ..
Yıllar sonra bunları özlersiniz , çocuğunuzun emeklediği , ilk kelimelerini hecelediği anları , önce anne mi ,yoksa baba mı dediğini ...Uykusunda ağladığında usulca kalkıp nasıl başında beklediğinizi ...
Şu sisler bir dağılsa da belleğimden , gözümde bir canlandırabilsem bebeğimin nasıl emeklediğini , ilk adımını attığı günü....
Siz en iyisi , varsa bebeğiniz , sarılın sarmalayın , onu koklayın , anlamazsa anlamasın ne dediğinizi ..
Onunla konuşun .
En önemlisi , onları, sakın ama sakın , ninnisiz büyütmeyin..
Onları ninniden mahrum bırakmayın ..
Akan kum saatini tersine çevirirsiniz , ama sadece kum saatidir geriye çevrilen , zaman değildir.
Geriye çevirmek istersiniz , su gibi akıp giden zamanı ..Çeviremezsiniz ..
Nasıl bunca yılın akıp gittiğine inanamazsınız.

Hadi bebeğinize söyleyin ninninizi ...




Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

PENCERE KENARI




İleri derecede hasta iki adam ayni hastane odasındaydılar.
Adamlardan birinin her öğleden sonra 1 saatliğine oturmasına izin veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için.

Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı.

Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine.

Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu.

Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.

Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı.

Genç aşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı.
Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu.

Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı.
Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.

Günler ve haftalar geçti.

Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeninizle karsılaştı: uykusunda, huzur içinde ölmüştü.


Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.
Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diger hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu.
Hemşire Memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı.
Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam.
Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yasayabilecekti.
Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini.

Pencere, boş bir duvara bakıyordu.

Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen Harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu.

Hemşirenin cevabı, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi.
'Sanırım seni cesaretlendirmek istedi' dedi.
****************
Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir,
Kendi durumunuz ne olursa olsun.
Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan mutluluklar ise İki kati artar.
Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sahip olduğunuz ve paranın da satın alamayacağı her şeyi paylaşın.



Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

ŞİMDİ YAŞAMAK ZAMANI ... ....


Yemek de boş, içmek de, hatta yeri gelmeden sevişmek de.
Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü, Tam zamanında
söylemelisin sevdiğini. Gözlerinin içine baka baka.
Bisikletinin gidonunu tam zamanında çevirmelisin düşmemek için.Tam zamanında frene basmalı, tam zamanında yola koyulmalısın.
Tam zamanında okşamalısın başını o üzüm gözlü çocuğun. Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına, tam ağlamak üzereyken.
Tam zamanında koymalısın elini omzuna, en sevdiğin dostunun babası öldüğünde.
Tam zamanında tutmalısın düşerken üç yaşındaki sehpaya tutunan çocuk.
Tam zamanında acımalı yüreğin Afyon'da Hasan Ağabey' in evi yıkılınca başına, evsiz kalınca çoluk çocuk ki uzatasın elini bir parça.
Tam zamanında açmalısın kapını hayatına girmek isteyenlere. Tam zamanında çıkarmalısın sevginden şımarmaya başlayanları.
Tam zamanında affetmelisin kardeşini, biliyorsan yüreğinde kötülük olmadığını, seni gecenin üçünde arayıp da kafasının iyi olduğunu söylediğinde.
Tam zamanında öğretmelisin oğluna gerekiyorsa yumruk atmayı tam burnunun üstüne, tiksinmeden pisliğinden,yukarı mahallenin sümüklü bebesi misketlerini zorla almaya çalışırsa.
Tam zamanında bağırmalısın acıyınca bir yerin.
Tam zamanında gülmelisin Kemal Sunal küfür edince filmin bir yerinde.
Tam zamanında yatmalısın yola çıkacaksan ertesi gün ve arabayı
kullanan sensen. Sana emanetse çoluk çocuk ve kendin.
Tam zamanında bırakmalısın içmeyi son kadeh bozacaksa seni ve
üzeceksen birilerini. Ertesi gün hatırlamayacaksan.

Tam zamanında ayrılmalısın misafirliklerden, Tam zamanında konuşmalı, tam zamanında şarkı söylemeli, tam zamanında susmalısın.
Tam zamanında terk etmelisin gerekiyorsa annenin babanın evini, tam zamanında başka bir şehre gidip ayaklarının üzerinde durmaya çalışmalısın.
Tam zamanında dönmelisin memleketine.
Tam zamanında için titremeli, tam zamanında aşık olmalı, deli gibi sevmelisin güzel gözlünü.
Tam zamanında toplamalısın oltanı, belki de seni şampiyon yapacak en büyük balığı kaçırmadan.
Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli, tam zamanında ölmelisin.
Iskalamak istemiyorsan hayatı.
Haydi şimdi kalk bakalım; silkin şöyle bir, at üzerinden hayatın yorgunluğunu.
Vakit zannettiğinden daha az, haydi kalk bakalım,


ŞİMDİ YAŞAMAK ZAMANI.....

Can YÜCEL


Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

Can Yücel diyor ki......


Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama

Yarım saat erkene kurulsun saatin

Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..

Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin

Yüzüne su çarpma, adam akıllı yıka yüzünü serin serin

Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin

Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart

Çek kızarmış ekmek kokusunu içine

Bak güzelim kahvaltının keyfine..

Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,

Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin

Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse,

aydınlık bir gün dile

Sonra koş git işine, dünden, önceki günden, Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,

Ohhh şöyle bir hafifle

Bir güzel kahve ısmarla kendine,

seni mutlu eden sesi duymak için alo de

Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık

Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü, hava soğuksa Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak

Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..

Sonra,söyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı?

Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?

Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara

Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..

Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak.

Günün güzeldi değil mi akşamın da güzel olsun..

Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..

Saklama tabakları,bardakları misafire

Sizden ala misafir mi var bu dünyada

Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele degil, vazife yapar gibi hiç degil, Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..

Gece evinde, dostların olsun

Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun..


Arkadaşım,hayat bu daha ne olsun?

Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!!
CAN YUCEL
( Tekrar tekrar yayınlamaya ,tekrar tekrar okumaya değer..... Okudukça yeni lezzetler katıyor insana)

Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

Stressiz yaşamak



Mutlu olmak için , mutluluğun peşinde koşmayın , bulamazsınız .

Her şeye sahip olmaya çalışmak değildir mutluluğun yolu . İyi ki var dediğiniz şeylerinizi değerlerinizi keşfetmektir.




Her bir anınızı iyimserlikle huzurla yaşayın..


Mutluluk içinizde var zaten , keşfedin , içinizde olduğunu hissedeceksiniz.

Gönderen dostuma çok teşekkürler .Bildiğimiz ,ama gözardı ettiğimiz şeyler , değil mi ?


Vücudunuza dar gelen kıyafet giymeyin.
İlaçla yaşamaktan kaçının.
Randevularınızı önceden ayarlayın.
Hafızanıza güvenmeyin; mutlaka yazın.
Aracınızı, bozulmadan servise götürüp bakım yaptırın.
Her kilidin yedek anahtarını yaptırın ve belli yerlerde bulundurun.
Daha sık "hayır" deyin.
Yapacaklarınızı öncelik sırasına sokun.
Zamanınızı israf etmeyin.
Öğle ve akşam yemeklerini basitleştirin.
Kötümser insanlardan uzak durun.
Önemli evrakın birden fazla fotokopisini çektirin.
Evde çalışmayan ne varsa tamir ettirin.

Yapmaktan hoşlanmadığınız işler için yardım isteyin.
İhtiyaçlarınızı önceden belirleyin.
Bir defada yapılması zor büyük işleri, küçük parçalara ayırın.
Etrafı toplayın, dağınıklıktan kurtulun.
Gülümseyin.
Bebekleri gıdıklayın.
Dost bir kediyi veya köpeği okşayın.
Kendinizi, bütün soruların cevabını bilmekle yükümlü hissetmeyin. Bazı şeyleri de bilmeyin.
Karşılaştığınız insanlara, onların hoşuna gidecek bir şey söyleyin.
Yağmur yağmasını isteyin; yağınca yağmurda yürüyün.
Arada bir çarşı hamama gidin.
Kendi kendinize, nerede eski günler, her şey daha güzeldi demekten vazgeçin.
Verdiğiniz kararın ne anlama geldiğini iyi düşünün.
Kendinize güvenin.
Nüktedan olun.
Sizi mutlu edecek bir şey yapmayı yarına bırakmayın.
Hiç tanımadığınız insanlara yürekten bir merhaba deyin.
Eski bir arkadaşlarınızla karşılaşınca ona sıkıca bir sarılın.
Hava açıksa, gece yıldızları seyredin.
Bir şarkıyı ıslıkla çalmayı öğrenin.
Arada bir şiir okuyun.
Kendinize bir demek çiçek alın.
Bir çiçek koklayın.
Yardım istemekten çekinmeyin; alamazsanız üzülmeyin.
Görünüşünüze özen gösterin.
Her şeyi kararında yapın; ifrata kaçmayın.
Nerede gerekiyorsa, orada mutlaka gerekli emniyet tedbirini alın.
Daima daha iyisini yapmaya çalışın, ama mükemmeliyetçi olmayın.
Resim ve heykel sergilerini gezin.
Ayakkabınızı boyatın.
Berbere gidin.

Kendi kendinize bir şarkı mırıldanın.
İyi bir müzik dinleyicisi olun.
Kendi kendinize yetmeyi öğrenin.
Her gün biraz idman yapın; her fırsatta yürüyün.
Dünyanın en yetenekli insanı olmadığınızı kabul edin; gerekiyorsa elimden ancak bu kadar geliyor deyin.
Yeni moda birkaç şarkıların sözlerini ezberleyin.
İşe erken gidin.
İşe her gün aynı yoldan gitmeyin.
Amirinizden izin alıp bazen işten erken çıkın.
Kırlarda dolaşın.
Maça gidip bağırın.
Başkaları dilemeden, siz onlara iyi günler dileyin.
Teşekkür edin.
Arabanıza güzel koku yayan bir alet koyun.
Evde kendi kendinize yemek pişirin, güzel bir sofra kurun, sonra da afiyetle yiyin.
Başkalarını adam etmekten vazgeçin.
Severken karşılık beklemeyin.
Sinemada film seyrederken patlamış mısır atıştırın.
Bir ağaç, olmazsa bir çiçek dikin.
Şişmanlamayın.
Hatıra defteri tutun.
Bir hela temizleyin.
Káğıttan bir uçak yapıp uçurun.
Bir derneğe veya kulübe girin, arkadaş edinin, toplantılara katılın.
Mutlaka yeterince uyuyun.
Az konuşun, çok dinleyin.
İş arkadaşlarınıza ve dostlarınıza iltifatı esirgemeyin.
Bir güne yapılacak çok şey tıkıştırmayın.
Acelesiz yaşayın; daha önünüzde yaşanacak çok güzel günler var.
Stresli davranmak, doğuştan gelen değil, sonradan kazanılan kötü bir huydur; bunu unutmayın.
Son söz: Öfkeyi, kendinize zevk edinmeyin.

Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

MUTLULUK GÜZEL KOKAR


Dostum birden soruverdi:
Bir insanın mutlu olduğu nasıl anlaşılır?
Şöyle düşünmüş olmalıyım:
Bilmem gözlerinin parlaklığından, neşesinden, belki yüzüne vuran iç aydınlığından.
Dostum hepsini Kabul eden ama yeterli bulmayan bir el işareti yaptı:
- Bunlar doğrudur. Mutluluk saklanamaz. Mutluluk insanın içinden sızar,bir yerlere girer, orayı değiştirir. Bir de kokusu vardır. Bilir misin mutluluk kokar.
- Mutluluğun kokusu mu?
Doğrusu duymamıştım.
Dostum anlayışla baktı:
- Doğrudur, duymamışsındır. İnsanlar pek fark etmezler. Oysa, her ruh halinin kendine özgü bir kokusu vardır. Eğer insanlar koku duygularını kaybetmeselerdi, bunları da bilirlerdi. Ama bir çok şey gibi bunu da kaybettiler.
- Yani, önceden biliyorlar mıydı?
- Elbette, biliyorlardı. Bak hayvanların birbirleriyle iletişim kurmalarında koku nasıl önemli bir rol oynar.
- Evet ama konuşamadıkları için. Dostum biraz sabırsız, sözümü kesti:
- İnsanlar konuştukları için artık kokuya gerek duymuyorlar değil mi?
Şimdi sen bana insanların konuştuklarını mı söylüyorsun?
Artık yanıt vermiyordum. Dinlemeyi sürdürdüm. Dostum:
- Sen de biliyorsun ki insanlar gerçekte konuşmuyorlar. Konuşur gibi yapıyorlar. Öğrendikleri sözcükler var. Birbirlerine onları söylüyorlar. Gerçekte çok azı, çok az zaman için konuşuyor. Onlara da dikkat et, duygu sözcükleri yoktur. Birbirlerine söylemeleri gereken sözleri söylerler. Onun için de çoğunlukla birbirlerini dinlemezler. Gerçekte konuşmayan,gerçekte dinlemeyen insanlar iki önemli iletişim aracını da kaybettikleri için artık anlaşamıyorlar. Koku ve dokunma. İşte gerçek iletişimin iki yolu. İnsanlar ikisini de unuttu.
Onu biraz kışkırtmayı denedim. Şimdi insanların birbirlerini koklamalarını mı söylüyorsun?
Umutsuz ve kırgın bir bakışla baktı:
- Keşke ne dediğimi anlasalardı da söyleseydim. Koklamak, öyle incelikli bir duygudur ki, bugünün insanına öğretilmesi gerekir. Zavallı koku alma duygumuz. Öylesine kötü kokularla bozuldu ki, yeniden eğitilmesi gerekiyor.
Biliyor musun, insanlar insan kokusunu bile alamıyor. Bir kadının kokusu. Bir erkeğin kokusu. Çocuğun kokusu. Yaşlı insanın kokusu. Umudun kokusu. Bezginliğin kokusu. Hayata kırılmanın kokusu. Mutluluğun kokusu. İnsanlar bütün bunları unuttular. Dokunma da öyle insanlar bunu da unuttu. Bir elin el üstüne konması. Bir omuzun omuza dayanması. Bir sırtın sırta dayanması. Ayakların birbirine sarılması. Bedensel dokunma. Unuttuğumuz ne çok şey var.
Günümüz insanını savunmak istedim:
Ama sözcükler var, yazı var. Belki o yüzden unutmuşuzdur.
Dostum biraz dalgınlaştı:
Evet yalanların aracı sözler, yalanların aracı yazılar. Bir türlü içimizden geleni söylemeyi, yazmayı bilemediğimiz için yalanlarımızın aracı olanlar.
Beden yalan söylemez, dokunuşun yalan söylemez. Bunlar gerçekleri iletir. Sadece gerçekleri.
Parfüm dünyasının gerçek bir uzmanı şunları söylemişti:
Parfümler doğanın verdiklerine insan ustalığının katılmasının ürünüdür, ama hiçbir parfüm kadın tenine değmeden gerçek bir koku değildir. Parfüme kişiliğini veren, kadının özel ten kokusudur. Onun içinde parfüm her kadında birbirinden farklı özellikler kazanır. Parfüm sürmenin ustalığı, bu karışımın oluşmasına yardımcı olacak ölçüde biçimde sürmeyi bilmektir. Böyle sürülmediği zaman kadın sadece parfüm kokar, ama sürmesini bilen kadının kendisi kokar. Önemli olan da parfüm değil, kadının özel kokusudur. Bu özel kokuyu kadının giydiği eşyaların durduğu gardıropta, çamaşırlarında, özel yerlerinde bulabilirsiniz. Dikkat edin özel kokusunu tanımadığınız hiç bir kadını gerçekte tanımış sayılmazsınız. Ne yazık ki insanın kokusuna önem vermeyi bilmiyoruz. Sonra bir gün
"mutluluğun kokusunu" tanıyacaksınız. Tenin hafifçe pembeleştiğini göreceksiniz.
Güneşin ilk ışıklarına eşlik eden tozpembedir bu. Mutluluğun biraz utangaç, biraz ürkek, biraz çekingen başlayan, ama sonra cesaretle yayılan, güç veren, kendini duyuran özel pembesi. Bu pembeliğin üzerine dikkatle bakacaksınız. Orada buğulu bir nemlenme göreceksiniz. Hep uçan,hep havaya karışan, hep yenilenen uçucu bir nemlenme. Görenlere Sende bir şey var, aşıksın galiba dedirten bir bahar tazeliği, filiz tadı. Yaklaşın o tene. Yaklaşın ve mutluluğun kokusunu duyun. Birbiriyle uyum içinde binlerce
kokunun süzülmüş kokusunu duyun. Pembeden eflatuna, deniz mavisinden güneş sarısına değişen gökkuşağı renklerindeki özel kokuyu. İnsanı rahatlatan, dinlendiren, coşturan, kıpırdatan, susturan, konuşturan mutluluk kokusunu duyun.
Dünyanın en güzel kokusu budur. Bebeğin annesinden aldığı koku budur. Annenin bebeğinden aldığı koku budur. Seven insanın sevilen insandan aldığı koku budur. Ama bu koku kendiliğinden olmuyor. Buna emek vermek gerekiyor. Sabahların, gecelerin, gün ışıklarının birbirine karışması gerekiyor. Umutsuz günlerde, umutlu günlerde birbirinin değerini bilmek gerekiyor. mutluluk kokusu dağlarda, ırmaklarda değil. Bu koku yalnız insanda. İnsanın insan da yarattığı koku bu. İnsanı insan kılmanın kokusu. Sevginin kokusu. Güvenin kokusu. İyi ki sen varsın kokusu. Keşke şimdi yanımda olsaydın kokusu. Seni seviyorum un kokusu. Beni seviyor un kokusu. Bir gün mutluluğun kokusunu tanıyacaksınız. O zaman daha da mutlu olacaksınız, biliyorum.

Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

Mutluluk Reçetesi

10 basit yöntemle mutlu olunabileceğini kanıtlayan İngiliz uzmanlar, 'mutluluğun reçetesini' yazdı.


İngiliz uzmanlar, mutluluğa ulaşmanın 10 yolunu açıkladı. Psikolog, psikoterapist ve sosyologların aralarında yer aldığı 6 kişilik uzman ekip, İngiltere'nin Slough kasabasında yaptıkları deneylerle, 10 adımda mutluluğa ulaşılabileceğini gördü.

50 gönüllüye, araştırmalar sonucunda belirlenen 'mutluluk reçeteleri' verildi. Reçeteyi uygulamadan önce ve sonra ne kadar mutlu oldukları çeşitli sorularla belirlendi. Test sonucunda, 10 basit yöntemle mutlu olunabileceği görüldü.

İşte 'reçete'

'Slough Kasabasını Mutlu Etmek' isimli araştırmanın sonuçlarını değerlendiren uzmanlar, mutlu olmak için yapılması gerekenleri şöyle sıraladı:

1- Bir bitki dikin ve büyütün.

2- Her günün sonunda en az beş iyi özelliğinizi düşünün.

3- Sevdiğiniz biriyle her hafta en az bir saat konuşun.

4- Uzun süredir görüşmediğiniz bir arkadaşınızı arayın ve bir randevu ayarlayın.

5- Her gün, sevdiğiniz bir şeyi yapmak için kendinize vakit ayırın.

6- Günde en az bir kere kahkaha atın.

7- Haftada üç kez, yarım saatlik fiziksel egzersizler yapın.

8- Her gün tanımadığınız birine selam verin veya gülümseyin.

9- Televizyon karşısında geçirdiğiniz zamanı yarıya indirin.

10- İnsanlara karşı kibar olun ve iyilik yapın.

Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

YAŞADIĞIN HER GÜN ÖZELDİR...

Eniştem; kız kardeşimin çamaşır dolabının en alt gözünü açtı ve ince kağıda sarılmış bir paket çıkardı.

-"Bu" dedi , "sıradan bir çamaşır değil."
Kağıdı açtı ve çamaşırı bana uzattı. Zarif ve ipekliydi. Kenarları elişi dantelle süslenmişti. Astronomik bir fiyat taşıyan etiketi hala üstündeydi.


-"Jan bunu New York'a ilk gittiğimizde almıştı. Nereden baksan sekiz, dokuz yıl olmuştur. Hiç giymedi. Özel bir gün için saklıyordu.
Çamaşırı benden aldı ve cenaze evine götürmek üzere ayırdığımız diğer giysilerle birlikte yatağın üzerine koydu. Bırakırken eli bir an yumuşak kumaşı okşar gibi oyalandı. Tuvaletin gözünü hızla kapattı ve bana döndü.


-"Hiçbir şeyini özel bir gün için saklama. Yaşadığın her gün özeldir."

Cenazeyi izleyen günlerde enişteme ve yeğenime beklenmeyen bu ölümün arkasından yapılması gereken tüm üzücü işlerde yardımcı olurken sık sık bu sözleri hatırladım.

Kardeşimin ailesinin yaşadığı şehirden eve dönerken uçakta yine bu sözleri düşündüm. Kardeşimin göremediği, duyamadığı veya yapamadığı bütün şeyleri düşündüm.
Hala eniştemin o sözlerini düşünüyorum. "Hiçbir şeyini özel bir gün için saklama. Yaşadığın her gün özeldir."


Artık hayatım değişti. Daha çok okuyor, daha az toz alıyorum.

Uzayan çimlere aldırmadan balkonda oturup bahçemi seyrediyorum. Ailem ve dostlarımla daha çok vakit geçiriyorum, iş toplantılarında ise daha az.
Mümkün olduğu kadar sık "hayatın katlanılması gereken bir dertler zinciri yerine, zevk alınacak olaylar silsilesi olarak görülmesi gerektiğini " hatırlatıyorum kendime.

Her anın güzelliğini duyumsayarak yaşamak istiyorum.
Hiçbir şeyimi özel günler için saklamıyorum. Kıymetli tabak çanağımı her "özel" olayda kullanıyorum. Birkaç kilo vermek, tıkanan lavaboyu açmak, bahçemde ilk açan çiçek gibi özel olaylarda..
En pahalı ceketimi canım isterse süper markete giderken giyiyorum. Teorime göre eğer zengin görünürsem, küçük bir torba erzak için o kadar parayı daha rahat ödeyebilirim.

Pahalı parfümü özel partiler için saklamıyorum. Mağazalardaki tezgahların ve banka memurlarının burunları da en az parti parti gezen arkadaşlarımınkiler kadar iyi koku alır.
-İlerde bir gün- kelimesi dağarcığımdaki yerini kaybetti. Bir şey eğer görmeye, duymaya veya yapmaya değerse, onu şimdi görmek, duymak ve yapmak istiyorum.
Hepimizin "Yaşayacağımıza garanti gözüyle baktığımız yarını göremeyeceğini" bilseydi eğer kız kardeşim, neler yapardı kim bilir?


Sanırım aile fertlerini veya yakın arkadaşlarını arardı.
Belki eski birkaç arkadaşını arayıp aralarında geçen sürtüşmeler için özür dilerdi.
Belki bir lokantaya en sevdiği yemeği ısmarlardı.
Bunların hepsi birer tahmin...
Kardeşimin neler yapamadan öldüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğim.

Ya ben ?..

Eğer sayılı saatimin kaldığını bilseydim, yapamadığım şeyler olduğu için kızardım.
Yazmayı ertelediğim mektupları yazmadığım için kızardım.
"Bir gün ararım" dediğim dostları görmediğim için kızardım.
Eşime ve kızıma onları ne kadar çok sevdiğimi yeterince sık söylemediğim için kızardım.
Artık hayatlarımıza renk katacak hiçbir şeyi yarına ertelememeye çalışıyorum.
Ve her sabah gözlerimi açtığımda kendime o günün "Özel bir gün" olduğunu söylüyorum.
.........................................................................................
Ben bu yazıyı her okuduğumda, yeni baştan hayatımın bir muhasebesini yapıyorum...
Ve diyorum ki,
Her gün, her dakika, her nefes gerçekten Tanrıdan bize bir armağan... Onu iyi yaşayın...



Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

MUTLULUK......

Hayatımda ilk önce sevmeyi öğrendim. Çünkü sevdikçe kendimi hissettiğimi gördüm.
Affetmenin ne olduğunu anladım ve affetmenin aslında yeni insanlar kazandırdığını gördüm.
Bir gün geçmişime baktığımda pişmanlıklarımdan üzülmediğimi gördüm. Bunları ben yaşadım…

Birisini hatırlamanın aslında ufak bir telefon görüşmesi kadar basit olduğunu biliyorum artık, trafik ışıklarından geçerken omzumun üstümden şöyle bir baktığımı şehri terk etmeden yakaladım, bana değer veren insanların çok yakınımda olduğunu fakat gözlerimin hep uzaklarda olduğunu anladım.
Birisini kırdıktan sonra özür dilemenin aslında beni ben yaptığını anladım, sen benim için önemlisin cümlesinin verilebilecek en büyük hediye olduğunu buldum.
Bir yerden sonra kelimelerin mana ifade etmediğini biliyorum, sahilde yürür ve düşünürken birinin de beni düşündüğü duygusu beni sevindiriyor. Mutlu olmanın aslında bir kedinin güzel bir anını yakalamak kadar basit olduğunu anladım.
Kaçırdığım fırsatların aslında bana yeni fırsatlar türettiğini gördüm. Yıldızların benim için parladığını göremeyen gözlerim, gün geldi hayatımdan kayan yıldızların gömüldüğü maziyi unutması gerektiğini anladım. Gözlerin kelimelerden daha önemli olduğunu ve yalan söylemediklerini biliyorum, hayatımda yanımda görmek istediklerimi yanımda göreceğim çünkü onlarında bana değer verdiğini biliyorum.
Telefonun 160 karakterine, üzüntünün mutluluğun ve yıkıntının sığdığını gördüm, yaşamın yaşamaya değer olduğunu ve istersem mutlu olacağımı öğrendim.

Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

MUTLULUĞUN GİZİ

İ
Bir tüccar Mutluluğun Gizi'ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.
Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sarayda bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.
Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Gizi'ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.
"Ama, sizden bir ricada bulanacağım", diye eklemiş, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş. "Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz."
Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış. "Güzel, demiş bilge, peki yemek salonumda ki acem halılarını gördünüz mü?
Bahçıvan Başı'nın yetiştirmek için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü?
Kütüphanedeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?
Utanan delikanlı hiçbir şey görmediğini itiraf etmek zorunda kalmış. çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş. "Öyleyse git, evrenin harikalarını tanı", demiş ona bilge, "oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin."
İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.
"Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?" diye sormuş bilge.
Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş.
"Peki", demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, "sana verebileceğim tek bir öğüt var:

Mutluluğun Gizi , dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan."

Devamını Okumak İçin Tıklayın..!
Web Analytics