İNSANLARA DEĞİŞİK AÇIDAN BİR BAKIŞ


Önce bu hayatta değersiz insanlara fazla değer vermeyeceksin,

Nietzsche'nin söylediği gibi yapacaksın,

kimseye hak ettiğinden daha fazla değer vermeyeceksin,

hak ettiği kadarını vereceksin, daha fazlasını değil,

iyilikler yapacaksan, yavaş yavaş yapacaksın,

toptan yapmayacaksın,

daima bir kuşkuculuk ile...

varsın bilmem adına bilmem ne psikolojik semptom ya da vaka desinler,

üzülmemek istiyorsan hak edene hak ettiği kadar değer vereceksin,

değerli ile değersizi ayırd edeceksin,

adi çıkarların uğruna kimseye yalakalık yapmayacaksın,

kimsenin dalkavuğu olmayacaksın,

onurlu ve şerefli bir insan olmak için çabalayacaksın.



Bu dünyada iki türlü insan vardır, bileceksin, bilmelisin...

değerli insanlar, değersiz insanlar...

değeri yüksek olan insanlar, değeri düşük olan insanlar...

“Bu dünyada iki tür insan vardır:

Dünün insanları ve yarının insanları.

Ey ihvan, siz hangindensiniz?

Yaklaşın yanıma da göreyim sizi.

Aydınlığın alemine dalanlardan mı yoksa,

karanlığın diyarında ilerleyenlerden misiniz?”

ben yaşamdan şunu öğrendim, şunu gözlemledim ve şuna inanırım;

parasal bir ekonominin hakim olduğu günümüz modern toplumlarında

insanların çoğunluğu değeri düşük, ayarı düşük sınıfındandır,

sen, bu sınıfın bir mensubu olamayacaksın,

menfaat, menfaat, menfaat...

menfaati asla, asla kötülemeyeceksin, hatta Adam Smith gibi onu çoğu zaman yücelteceksin...

bireysel menfaatin olmadığı bir yerde kollektif bir menfaat olmaz! Bunu bileceksin...

fakat insanların büyük çoğunluğunun adi çıkarlarına odaklanmış mahlukatlar olduğuna inanacaksın,

adi menfaatlere odaklanmış bir değeri düşük insan olmayacaksın...

kimseye hak ettiğinden fazla değer vermeyeceksin

sen verirsin ama o veremez

sen özlersin ama o özlemez

sen beklersin ama o bekleyemez

sen ararsın ama o açmaz bile

sen gecenin kaçı olursa olsun yardıma ihtiyacı olduğunu hissettiğinde fırlar gidersin

ama o sen nedenini anlamadanseni hayatından yok eder

(oysa sadece sesini duymak istersin ama ona da izin vermez)

içinde okadar büyütürsün ki onu

bir yere koyamazsın

ama sen onun yanında küçücüksün onun gözünde

olduğun gibi olmasa da kıymet verirde .

sen hüznünle acınla mutsuz yaşarsın ama o

mutlu umursamaz yaşamaya devam eder


sen oturur ağlarsın o güler umru değildir

sen sen dediğim o ben işte o o mu ???????

önemlı değilim ki onun için

velhasıl kelam 3 kuruşluk adama 5 kuruşluk değer vermeyeceksin.

Evet Mesut , söyleyen çok ilginç şekilde söylemiş gerçekten.

Hem nalına , hem mıhına...


Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

DOSTLUK İPLERİNİ KOPARMAYIN


Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış.
Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş.
Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış.
Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini... Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş.

Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,

-"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş. Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,

-"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,

-"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,

-"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.

Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.

-"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam,

-"Ben terziyim" yanıtını alınca

-"Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.

Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş.
Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış.

Bu arada yaşlı işadamı da ona desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş.

Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.

Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş.

Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş.
Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş. Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş.

Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için.
Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.
Ve başlamış anlatmaya:

- "Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş. Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş.

Bülbül ona

-"Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.

Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış.

Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler.

Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan.
Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış.
İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış.

- Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."

Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...
Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......

Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

DEĞİŞİM.. NEREYE DOĞRU ?


Kemalpaşa Orman İşletme Şefi Of'lu kardeşim Yalçın AKIN vasıtasıyla bana ulaşan bu mail ,zaman zaman yazdığım gibi , biz orta yaş ve üzerindekilerin çocukluk günlerinin o nostaljik lezzetini ,huzur ve ferahlığını , dinginliğini büyük bir yalınlık ve açıklıkla ortaya koymuyor mu ?
Gelin de düşünmeyin şimdi...Peki ya sonraları niye böyle oldu ?
Bize ne oldu ?
Teknolojik her türlü imkana sahip ve uygarlığın hemen her türlü nimetinin içinde , neredeyse bir eli yağda bir eli balda sayılabilecek sonraki nesillerimiz niçin mutsuz , niçin aidiyet duygusundan yoksun, niçin bir eksiklik ve yalıtılmışlık duygusu içinde ...
Okduktan sonra bir daha düşünün....

-x-x-x-x-x-x--x-x--x-x-x-x-x-x--x-x--x-x-x-x--x-x-x-x--x-x-x-x-


şaduman:)))


Benim çocukluğum



Benim çocukluğumda annelerimiz çalışmazdı.
Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.
Hatta babamın bile anahtarı yoktu.
Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi.
Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki...
En büyük eğlencemiz sokaklarda oynamaktı.
"Sokakta oynamak" diye bir kavram vardı yani.
Cafelerde, alış-veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaşlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya-zıplaya yürüyerek gelirdik eve...
Servis falan yoktu.
Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar, oyuna bile dalardık...
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden, kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik.
Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatılır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik...
Kısacacı içimizden evine gidip gelen (ki sadece çişi gelen giderdi evine) elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu...

Cebimizde harçlığımız olduğunda düşmesin diye çıkarır çantamızın üstüne koyar, oyun bitince geri alırdık.
Çok garip ama kimse almazdı...

Sokaklarımız evimiz kadar güvenli idi.
Düşünce kaldırılır, kavga edince barıştırılırdık.
Polisler gelmezdi kavgalarımıza, zabıtlar tutulmazdı...
Sonra kavgalarımız da öyle usturayla falçatayla olmazdı,
o nlar nedir bilmezdik bile, asla kanla falan da bitmezdi;
en fazla birbirimizin saçından çeker, hayvan adları sayar, tekme atar, yine oyuna dalardık...
Birbirimizin suyundan içer, elmasından dişlerdik.
Misket oynamaktan parmaklarımız kanar yine de mikrop kapmazdık.
Azar işitip, acillere taşınmazdık...
Düşerdik kafamızı çarpardık, ekmek çiğner basarlardı alnımıza, oyuna devam ederdik.
Röntgenlere, ultrasonlara girmezdik...

Ben bizim çocukluğumuzu çok özledim.
Sokaklarımız ruhsuzlaştı sanki...

Komşumu tanımıyorum ama evinin camında temizliğe gelen kadını haftada bir görür kolay gelsin der konuşurum.
Onun dışında orada kim oturur hiç bilmem...

Evimizi kendimiz temizlerdik, hepimizin elinde bezler güle oynaya bitirirdik işleri...

Evlerimiz var içinde yaşayan yok.
Parklarımız var içinde oynayan çocuk yok.
Ama her yıl sökülüp yenilenen kaldırımlar, lüks binalar, ışıl ışıl vitrinler ve buralara girip çıkan yapay insanlar...

Ruh yok, buz gibi; bu biz değiliz...

Tahta iskemlelerimiz de oturan yaşlılarımız; onlara dede, nene diye hatırını soran çocuklarımız yok oldu.

Ben kapılarında ''vale''lerin, ''badigard'' ların beklediği yerlerden hep korkmuş çekinmişimdir.
Kapısını çarparak örtüyor diye çocuğuna kızıp, taksidini bitiremediği arabanın anahtarını, hiç tanımadığı birine vermek ters gelir bana.
Benim değildir bu kültür.
Ne ruhuma, ne kültürüme ne de cüzdanıma hitap eder.
Nedir bunlar?

Reklamlarla desteklenen beyni ve ruhu ele geçirilmiş insanlar olduk.
Birbirimize yabancı, yalnızlıklarımızla yaşar olduk.
İyi de neden böyle olduk?
Biz mi istemiştik? Yoksa hak mı ettik?

Ya sizce?


RESİM: FİRMACİL

Devamını Okumak İçin Tıklayın..!

POTANSİYELİNİZ KADAR GİDEBİLİRSİNİZ...


Hayatta başarılı olmanın ölçüsü nedir?

Önümüze kendimizin koyduğu hedefler mi, yoksa başkalarının koyduğu hedefler mi? Kim bilir bu hedefleri yakalayıp ben başarılı bir insanım diyen birçok insan çevremizde dolaşmaktadır. Bu düşünceyle bir ömür tüketen nice insanlar vardır. Ama kabul etmek gerekir ki hiç hedefi olmayan kişilerin bulunduğu bir ortamda belirli bir hedefi olan ve bu hedef için çalışanlar el üstünde tutulmaya layıktır.

İnsanlar için, hedeflere ulaşmak başarılı olmak anlamına gelmektedir genelde. Oysa hedeflere ulaşmaktan daha önemli bir şey var ki o da insanın potansiyelini kullanabilmesidir. Bir günde 4 saat ders çalışma potansiyeline sahip bir öğrencinin 1-2 saat çalışması ve başka öğrencilerle kendisini kıyaslaması o öğrenci için başarısızlıkların başlangıcıdır. İnsanlar hedef belirlerken genelde potansiyellerine bakmadan hareket ederler. Çevrelerinde bulunan ve kendi benzerlerinin hedefleri kendileri içinde bir hedef olmaktadır. İstisna olarak belki bir adım daha fazlasına ulaşmak isteyenler de çıkabilir. Ama potansiyelinin altında iş yapanlar başarısız insanlardır. Her insan için başarı çıtası kendi potansiyelidir.

Kendi potansiyelini insanlar nasıl tespit edebilir acaba? Bu iş ne matematikteki 4 işlemle ne de fiziksel deneylerle tespit edilir. İlkokulda matematik dersinde zayıf not alan bir öğrenci çok güzel resim yapma kabiliyetine sahipse ona başarısız diyebilir miyiz? Einstein’ın matematik dersinden başarısız olduğu için liseden atıldığını hatırlatırsak; her şeyin örgün öğretimdeki başarıyla sınırlı olmadığını görmüş oluruz.

Sayısal derslerde başarılı olamayan bir öğrenciye ailesi ve arkadaş çevresi tarafından mutlaka mühendislik eğitimi alması ve üniversite sınavı için bu doğrultuda bir çalışama yapması tavsiye edilmemelidir. Çünkü öğrenci bu derslerde başarılı olamayıp ümitsizliğe kapıldığında onun için artık ders çalışmanın hiçbir cazip tarafı yoktur. Okul ve okumak artık nefret edilen kavramlardır. Oysa bu öğrenci tarih, felsefe gibi derslerde çok başarılı biri olabilir. Bu durumda onun bu kabiliyetini geliştirmek gerekir. Yasakçı ve ben bilirimci zihniyetle konuya yaklaşmak çözümü olmayan yeni sorunların ortaya çıkmasına sebep olur. Elbette öğrenciye mutlak özgürlük tanımak da doğru değildir. Yapılacak en iyi iş onu doğru yönlendirmek bu mümkün değilse bu yönlendirmeyi yapacak doğru insanlarla tanıştırmaktır. Aksi takdirde öğrencinin güçlü yanını zayıflatmış oluruz.

İnsanların zayıf yanlarını güçlendirmekten daha komik ne olabilir ki? Tıpkı devekuşuna uçmayı öğretmek gibi. Devekuşu yaratılırken onun uçuculuğu ön plana çıkarılmamış hızlı koşabilme kabiliyeti verilmiştir. Ama biz bu durumu hep göz ardı ederiz ve çevremizdekilerin zayıf yönlerini güçlendirmeye çalışırız. Ne acıdır ki bu konuda başarısızlık %100’e yakındır. Zaten bu konuda bir çalışmaya girenler ilk önce muhatabının başarısız yönlerini görürler. Oysa o insanda kim bilir ne kabiliyetler vardır da bunu ortaya çıkaracak bir uzman beklemektedir. İşin acı tarafı toplum olarak böyle insanlara sahip değiliz veya onların kendilerini bize göstermelerine izin vermiyoruz.

Çocuğunun tıp okuyup doktor olmasını isteyen anne-babalar vardır. Özel dersler, iyi okullar, iyi dershaneler sayesinde bu hedeflerine ulaşabilirler. Ama karşılarında ortalama bir doktor görürler. Halbuki çocuklarının istediği bir enstrümanı çalmayı öğretecek bir öğretmen tutarak onun belki de dünya çapında bir müzisyen olmasını sağlayabilirler. Hiç olmazsa büyük bir hevesle bu işe girişen çocuk mutlaka hayatta zevk alacağı bir iş yapmış olacaktır. Çok para kazanamayabilir ama mutlu bir hayatı ve potansiyelini kullanarak toplum içinde bir konuma gelmenin huzurunu tatmaktadır.

Gerek yaş olarak gerekse de statü olarak önde olanlar birileri için hep hedef tespitinde bulunurlar. Bazen de insanlar kendi kendilerine hedef koyarlar: Liseyi bitirmek, ÖSS’yi kazanmak, bilgisayar mühendisi olmak, Microsoft’ta çalışmak, zengin olmak,... Liseyi bitirmeden ve ÖSS’yi kazanmadan bilgisayar mühendisi olunamaz mı? Niçin Microsoft da ona rakip olabilecek yeni bir şirket değil? Kim bilir belki de potansiyeli bilgisayarla amatörce uğraşacak kadardır.

Potansiyel tespiti için mutlaka geçmişe bakmak gerekir. Bir hafta, bir ay, bir yıl belki de on yıl. Bu süre içinde ne yapıldı? Ne yapılabilirdi? Potansiyel yeteri kadar kullanılabildi mi? Yapılan işlerin niceliği yapılabilirlerden fazla ise kişi başarılı olduğunu iddia edebilir. Eğer böyle değilse ortada bir başarısızlık var demektir ve hemen gerekli tedbirler alınmalıdır. Bu iki durumun dışında üçüncü bir durum söz konusu ise yani yapılanlarla yapılabilecek olanlar eşit değerde ise o zaman insan yerinde sayıyor demektir. Başka bir yaklaşımla geçmişi ile bugünü aynı olduğundan dolayı zarardadır.

ALİ TOPDAĞ

Devamını Okumak İçin Tıklayın..!
Web Analytics